Bir gün Karadeniz’e seyahat edeceğimi, en azından seyahat etmek istediğimi biliyordum ama bunun ağustos ayındaki bir bisiklet yarışı için olacağını hiç düşünmezdim. Önce Antalya’dan İstanbul’a, oradan da Ordu’ya doğru yaptığım iki uçuştan sonra ilk defa – İğneada ve çevresini saymazsak – Karadeniz kıyılarına ayak basmak üzereydim. Ordu-Giresun Havalimanı’na iniş yapmış uçağın kapısından dışarıya ilk adımımı attığımda bana Antalya’yı aratacak seviyede bir nem ve sıcaklıkla karşılaşmayı beklemiyordum. Hava serin olur diye şort yerine eşofman giymenin ne kadar yanlış bir tercih olduğunu o an anlamıştım. Son zamanlarda birkaç farklı organizasyon için sık sık Karadeniz’e seyahat etmiş olan Volkan abiyi (Dedeoğlu) şort tercihi için tebrik ettim ve bizi otele götürecek olan transfer aracındaki yerimi aldım.
Otele yerleştikten sonra tüm gün iki uçuşta ikram edilen sandviçler dışında hiçbir şey girmeyen midemizi Ordu’nun yerel lezzetleriyle ödüllendirme zamanı gelmişti. Birkaç hafta önce farklı bir organizasyon için Ordu’da bulunmuş olan Adil Bey, Ordu Büyükşehir Belediyesi binasının yakınlarındaki Aktaşlar Pide’nin bu ödüllendirme için en uygun yer olduğunu söyledi ancak şoförümüz Durugöl’deki şubesinin daha özenli ve rahat -bizim için mi yoksa aracı park etmek için mi emin değilim- olduğunu söylemesi üzerine rotamızı o yöne çevirdik.
Gerçekten de çok daha geniş, ferah ve özenli görünen bir restorandı. Siparişlerimizi verdik, yedik, içtik. Lezzet veya hizmet ile ilgili hiçbir şikayetim yok ancak damağımda “bu pide için Ordu’ya gelirim” düşüncesi oluşacak kadar iz bıraktı diyemem.


Meclis Salonundan Sisli Tepelere
İkinci günün sabahında bizim için esas mesai başlıyordu. Ordu’ya geliş sebebimiz olan Tour of Ordu’nun basın toplantısı için Ordu Büyükşehir Belediyesi’ne hareket ettik.
Hem ilk gün kısa zamanda gördüklerim hem de basın toplantısına giderken edindiğim izlenim anlamsız önyargılarımı tek tek yıkmaya devam ediyordu. Ordu’da ne görmeyi, Ordu’yu nasıl bulmayı bekliyordum bilmiyorum ama kesinlikle beklentilerimin çok ötesinde bir tabloyla karşı karşıya kaldım. Özellikle şehrin kıyı şeridinin düzeni, temizliği, ferahlığı ve insanı içine çeken yapısı beni olumlu anlamda şaşırtmıştı.
Yürüyüş ve bisiklet yolları, kıyı şeridindeki kafe ve restoranlar, ağaçlar, dalgalar, insanlar… Hava bulutlu olmasına rağmen şehrin bu bölümünde insanı yükselten ve içine çeken bir şeyler vardı.
Basın toplantısı için meclis salonunda yerimizi aldığımızda yerel basının Giresun’daki sel felaketi nedeniyle burada olamayacağını öğrendik. Toplantı başladı, bildiğimiz şeyleri adet yerini bulsun diye tekrar dinledik, fotoğraf verdik ve buradaki görevimizi yerine getirdik.
Şimdi bugün ve önümüzdeki iki gün boyunca “boş kalabileceğimiz” tek vakti değerlendirmemiz gerekiyordu. Karar verildi. Boztepe’den Ordu izlenecekti. Antalya gibi düz bir şehirde yaşamaya alışmış olmanın getirdiği şaşkınlıkla insanların kesintisiz bir şekilde neredeyse 200 metre bile bir düzlüğün olmadığı bu şehirde nasıl yaşadıklarını, nasıl motosiklet / bisiklet kullandıklarını düşünmekten kendimi alamadım.
Boztepe’ye yaklaşırken yoğunlaşan sisin yarattığı görüntü bir yandan beni büyülüyordu bir yandan da yukarıdan Ordu manzarasını izlemeye dair olan umutlarımı tüketiyordu. Boztepe’ye ulaştığımızda birkaç dakika sonra sisin etkisini yitirdiğini fark ettik. Çay ve kahve eşliğinde Ordu manzarasını izledik, bol bol fotoğraf çektik. Manzara, irtifa ve hava değişimi bizi acıktırmış olacak ki yine Adil Bey’in tavsiyesiyle bu sefer rotamızı Şirin Tost’a çevirdik.
Adı Şirin Tost olan bir yerin kapısında Şirin Baba resmi görmek nedendir bilmem komik gelmişti. Kıymadan hallice sucukla yapılmış karışık tostlarımızı Ordu’nun yerel markası Ufuk Gazoz’la birlikte midelerimize indirdik. Ardından otele dönüp günü bitirdik.
“Yollarını Nasıl Buluyorlar?”
Cumartesi sabahı yarışın başlayacağı alana geçtiğimizde Ordu halkının yarışa pek de ilgi göstermediği izlenimine kapıldım. Takımlar son hazırlıklarını yapıyor, sporcular imzalarını atıyordu. Etrafta yarışla hiçbir ilgisi olmayan, sadece burada neler olup bittiğini görmeye gelen az sayıda insan vardı. Onlardan bir tanesi, orta yaşlı bir kadın, sporcuların Keyfalan Yaylası’na çıkacağını öğrendiğinde şaşkınlığını gizleyemedi. O şaşkınlıkla bizi de şaşırtacak bir soru sordu; “E peki yollarını nasıl buluyorlar?”. Yaptığımız yayınlarda bisikletle hiçbir ilgisi olmayan insanların merak edeceği, “ya bu nasıl oluyor?” diyeceği konulara değinmeye çalışan bir ekip olmamıza rağmen böyle bir soru daha önce hiç aklımıza gelmemişti. Hoşumuza gitti, güldük.
Basın ekibinden bir grup gazeteci başlangıç noktasına gelmeden doğrudan bitiş noktasına geçmişti. Biz, bize tahsis edilen bir araç ile pelotonun önünde giderek yol boyunca hem Ordu’yu görmek hem de Ordu halkının yarışa olan ilgisini yansıtan anlara ortak olmak istemiştik.
Ordu şehir merkezinden Keyfalan Yaylası’na doğru yaptığımız bu tırmanış boyunca Karadeniz’in ilk kez tanık olduğum yüzünü görme fırsatı buldum. Dik yamaçlar, o yamaçların en uç noktalarına kurulmuş evler, birbirlerine halatlarla bağlanıp vakti gelmiş olan hasatta fındık toplayan insanlar, arka arkaya dizilmiş 25’ten fazla tünel ve her tünel sonrası karşımıza bir yenisi çıkan ve her seferinde bizi şaşırtan manzaralar… Mümkün olan birkaç noktada durup bu manzaraların tadını çıkarmayı unutmadık.
Keyfalan’a vardığımızda Ordu ve Ordu halkı beni yine şaşırtmayı başardı. Bariz bir şekilde soğuk bir havanın hakim olduğu yaylada el ele tutuşup sahnenin önüne doğru gitmeye çalışan teyzeler, elinde davuluyla kamerama el sallayan amca, biraz sonra finiş çizgisini geçecek sporcuların fotoğraflarını çekebilmek için telaşlı bir şekilde kendine en uygun yeri arayan yerel basın mensupları ve heyecanlı çocuklar…
Keyfalan Yaylası’ndaki ilgi, heyecan ve coşku sabah Ordu şehir merkezindeki durgunluğun izlerini sildi, götürdü.
İlk yarışı burada noktalarken protokole dağıtılan lavantalardan alamayan teyzelerin “bir daha oy yok” şikayetleri ise bizi epey güldürdü. Birkaç dal lavanta Keyfalan Yaylası’nda birkaç oya bedel olabiliyormuş, gördüm.



“Geliyolar, geliyolar!”
Ordu’daki dördüncü ve son günümüzün sabahında heyecan, yorgunluk ve bir miktar da burukluk hissediyordum. Bugünün çok yoğun geçeceğini biliyordum. Önce Perşembe Yaylası’nda noktalamamız gereken bir yarış vardı. Ardından Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı bizi makamında ağırlayacaktı. Tüm bunlardan sonra da önce Ordu’ndan İstanbul’a oradan da Antalya’ya uzanan ve gözümde büyüyen bir yolculuk vardı.
Önceki gün başlangıç alanındaki ilgisizlikten dem vurmuştum. Yarışın ikinci sabahı, bana sözlerimi geri aldıracak kadar tenha bir imza seremonisine sahne oldu. Bir pazar sabahı Ordu’nun sahil bölümünde bir bisiklet yarışının startını izlemek ve ardından aileyle ya da arkadaşlarla kahvaltı ederek güne başlamak Ordu halkı için pek cazip bir fikir değildi sanırım. Bir diğer ihtimal ise hiçbirinin bu hafta sonu böyle bir yarış olduğundan haberi olmaması olabilirdi. Sönük geçen imza seremonisinin ardından arabamıza bindik ve parkura çıktık.
Parkurun daha ilk kilometreleri itibariyle bugünün çok daha farklı olacağını anlamıştım. Dün çift gidiş, çift geliş olan yol bugün tek gidiş, tek gelişti. Rota Fatsa’ya kadar kıyı şeridinden geçiyordu. Etrafta o kadar güzel manzaralara şahit oldum ki bu yarışın canlı yayınlanmıyor oluşunun ne kadar büyük bir kayıp olduğunu bir kez daha anladım.
Yolun belirli bölümlerinde birkaç kişilik gruplar halinde insanlar bizi selamlıyordu ama öyle bir bölüm geldi ki, kadın erkek, genç yaşlı ve özellikle heyecandan yerinde duramayan çocuklar… Hepsi o kadar heyecanlı ve mutlu görünüyordu ki… Çocukların coşkuyla “geliyolar, geliyolar!” diye bağırışları hala kulaklarımda ve hala aynı heyecanı uyandırıyor. İşte Tour of Ordu ve benzeri organizasyonlar böyle heyecanlara tutunmalı. Bu tur organizasyonları “kazasız, belasız” atlatılacak bir görev, “yapalım da bitsin” denilecek bir iş olarak görmemeli. Bazen işin içindekiler işlerini doğru ve düzgün bir şekilde yapabilmek için o işin teknik tarafına kendilerini o kadar kaptırıyorlar ki asıl hikayeyi gözden kaçırıyorlar. Bu ve benzeri yazıları yazıyor ve yazacak olmamın temel nedeni de “asıl hikayeleri” kalıcı kılmak, aktarmak ve görünür olmalarını sağlamak.
“Geliyolar!” diye bağıran çocuklar için “gitmeye” devam edelim.




Perşembe’ye Doğru…
Yol boyunca coşkunun önceki güne göre çok daha fazla olduğunu gördüm. Bunun nedeni rotanın yaşam alanlarına daha yakın noktalardan geçmesi olabilir. Birbirinden farklı yüzlerce insan ellerinde bayraklarla bizi ve ardımızdan gelen pelotonu heyecanla selamlıyordu.
Yolun bir bölümünde bu tür yarışların en önemli noktasında olan ama dikkatsiz gözler tarafından pek de görülmeyen kahramanları, motorlu güvenlik ekipleri mola vermişti. Biz de onlara katıldık. Çaylarımızı yudumladık. Yolun kenarında yeni hasat edilmiş ve yere serilmiş çotanaklar duruyordu. Onları ellerime alıp bir hatıra fotoğrafı çektirmekten geri duramadım. Sonuçta ilk kez çotanak görmüştüm.
Perşembe Yaylası’na vardığımızda gördüklerim beklentilerimden bağımsız bir hal aldı. Ben soğuk, ıssız ve sessiz bir yayla beklerken adeta o an bir panayır yapılmakta olan küçük bir Karadeniz kasabasıyla karşılaştım. Yüzlerce insan bir o tezgaha bir bu tezgaha göz atıyor, çocuklar etrafta koşturuyor, pişmekte olan etlerin dumanları aracımızın camından içeri giriyordu.
Yaylanın en dik noktalarından biri olan Karga Tepesi’ne çıktık. Sporcular biraz sonra burada olacaklardı. Hızlıca birer çay ve gözlemeyle enerjimizi toparlamaya çalıştık.
Bu tür zirve finişlerini birçok bisiklet sever gibi ben de hep sevmişimdir. Özellikle finiş sonrasında sporcuların o yüz ifadelerini, hallerini ve tavırlarını fotoğraflamaktan büyük keyif alıyorum. Yine bu keyfi yaşadım.
Yarışı tamamladık ancak önümüzde yapılacak daha birçok iş vardı. Araçlara binip hızlıca Ordu’ya inmemiz ve Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Hilmi Güler’in davetine icabet etmemiz gerekiyordu.

Başkanlarla…
Ordu’ya ulaştığımızda Türkiye Bisiklet Federasyonu Başkanı Emin Müftüoğlu ile yemekte bulduk kendimizi. Organizasyonla ilgili değerlendirmeler, sohbetler yapıldı, karınlar doyuruldu. Yediğim balıktan çok da keyif aldığımı söyleyemem.
Ordu Büyükşehir Belediye Binası’nda büyükçe bir makam odasına girdik. Başkan Hilmi Güler ve ekibi bizi güler yüzle karşıladı. Diğer gazetelerde çalışan yaşça bizden çok daha büyük ve tecrübeli isimler başkanla eskilerden, yenilerden, olanlardan, bitenlerden konuştu. Ben dinledim.
Başkan Ordu’da yaptıklarını, yapacaklarını ve vizyonunu anlattı. Dinledim. Yaşça büyük olan isimler gibi Ordu’nun kırk yıl önceki halini bilemediğim için herhangi bir kıyas yapma şansım yok ancak bugün gördüklerim Ordu’ya dair çok güzel izlenimler edinmeme neden oldu. Bunun nedeni Ordu’nun gerçekten güzel olması mı yoksa benim beklentilerimin seviyesinin çok düşük olması mı hala düşünüyorum. Tek bildiğim Ordu’yu bugüne kadar tanımamış olmak, araştırmamış olmak ve böyle güzel bir şehir olabileceğini dahi düşünmemiş olmak benim ayıbım.
Klasik Olsun, Kalıcı Olsun
Ordu’da geçirdiğim dört gün sonunda 2 uçak seyahatiyle şehirden güzel izlenimlerle ayrıldım. Belki Ordu’yu gezmek, görmek ve daha iyi tanımak için çok fazla vakit bulamadım ama gördüklerim daha fazlasını görme isteği oluşturmaya yetti. Ah bir de Antalya’dan direkt uçuş olsa. İlk fırsatta tekrar ziyaret etmek isterim.
Tour of Ordu ise gelecek yıl iki gün, iki ayrı yarış formatından sıyrılıp dört günlük etaplı bir tur olma hedefine tutunuyor. Olur ya da olmaz… Olmasa bile en azından bir günlük “Karadeniz Klasiği” kalıcı olmalı. Böyle bir coğrafyada, böyle bir iklimde yarış izletebilme ve Ordu’yu dünyaya tanıtabilme fırsatı kesinlikle ıskalanmamalı.
Bu tür organizasyonlara eksiksiz tamamlanması gereken bir iş, bir görev gibi bakmak yerine biraz daha amatör hislerle profesyonelce yaklaşılmalı. Amatör hislerle bu işe sarılmalı. İşte o zaman ülkemizin her yerinde “geliyolar!” diye heyecanla haykıran çocuklara gidebiliriz.

